Mustafa Kemal Atatürk’ü kalıplaşmış övgülerin, mermer heykellerin ve ders kitabı soğukluğunun ötesinde; etten kemikten, muazzam bir iradeye sahip ama aynı zamanda yalnızlığı, hırsları, kırgınlıkları ve insani zaafları olan gerçek bir insan olarak anlamak gerekir. O, gökten inmiş bir kurtarıcı değil; yıkılan bir imparatorluğun küllerinden, her adımını hesaplayarak kendi dehasını tırnaklarıyla kazımış, rasyonel ve realist bir liderdi.
Aşağıda; onun insani hallerini, askeri başarılarının karnesi olan rütbelerini, modern Türkiye’yi inşa eden devrimlerini ve entelektüel derinliğinin en büyük kanıtı olan kaleme aldığı kitapları bir araya getiren en kapsamlı ve realist anlatımı yer almaktadır.

[Görsel: Genç Mustafa Kemal, Manastır Askeri İdadisi veya İstanbul Harbiye yıllarında, üniformalı ve henüz bıyıkları yeni terlemişken.]
Mustafa, 1881’de Selanik’te doğduğunda arkasında büyük bir aristokrasi veya zenginlik yoktu. Babası Ali Rıza Efendi’nin erken ölümü, aileyi ciddi bir ekonomik krizin ortasına bıraktı. Annesi Zübeyde Hanım, korumacı bir refleksle oğlunun geleneksel bir din eğitimi alıp güvende olmasını (Mahalle Mektebi) istiyordu. Ancak Mustafa’nın içinde, taşranın ve yetimliğin getirdiği kadere boyun eğmeyen müthiş bir sınıf atlama ve kendi kaderini tayin etme tutkusu vardı. Annesinden gizlice askeri rüştiye sınavlarına girmesi, hayatı boyunca sergileyeceği "otoriteye karşı kendi doğrusunu dayatma" inadının ilk somut adımıydı.
Entelektüel Şekillenme: Manastır Askeri İdadisi’nde edebiyat ve şiirle tanıştı, Namık Kemal’in vatanseverliğiyle büyülendi. İstanbul Harbiye yıllarında ise Fransızcasını ilerleterek Rousseau, Voltaire, Montesquieu ve Auguste Comte gibi aydınlanma filozoflarını hatmetti. Romantik bir vatansever değil, ülkenin durumunu cerrahi bir netlikle analiz eden analitik bir zihin şekilleniyordu.
İnsani Detay: Arkadaşları Beyoğlu eğlencelerinde vakit geçirirken, Mustafa Kemal odasında mum ışığında Fransızca felsefe metinleri çeviriyor ve gizli el yazısı dergiler çıkarıyordu. Genç yaşta saçları dökülmeye başlayan, giyimine aşırı özen gösteren, hırslı ve akranlarından daha olgun bir gençti.
11 Ocak 1905 - Kurmay Yüzbaşı: Harp Akademisi'nden mezun oldu. İttihatçı fikirleri yüzünden ilk görev yeri olan Şam’a (5. Ordu) adeta bir sürgün gibi gönderildi. İmparatorluğun Arap topraklarındaki kozmopolit yapısını ve merkeze olan kopukluğunu burada realist bir gözle analiz etti.


[Görsel: Trablusgarp’ta Mustafa Kemal ve 1915 Çanakkale'de askerleriyle Anafartalar Kahramanı.]
Şam’da Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni kurdu ama İttihat ve Terakki’nin Selanik’teki güçlü yapısı içinde Enver Paşa gibi figürler öne çıkmıştı. Enver Paşa ile aralarındaki rekabet romantik bir sürtüşme değildi; Enver hayalperest ve pan-İslamist bir çizgiye kayarken, Mustafa Kemal askeri ve siyasi sınırların kesinlikle realist çizilmesi gerektiğini savunuyordu. Bu dönemde askeri rütbelerini saray kulislerinde değil, cephelerde kanla kazandı:
20 Haziran 1907 - Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı): 3. Ordu (Manastır) ve Hareket Ordusu bünyesindeki çalışmaları.
27 Kasım 1911 - Binbaşı (Trablusgarp Savaşı): İtalyanlara karşı yerel aşiretleri örgütlerken gerilla savaşı yaptı. Şarapnel parçası nedeniyle sol gözünden yaralandı ve hayatı boyunca bu gözünde hafif bir şehlalık kaldı.
1 Mart 1914 - Yarbay (Sofya Askeri Ataşeliği): Batı diplomasisini, operayı ve modern toplum yapısını yakından inceledi.
1 Haziran 1915 - Albay (Çanakkale Savaşı): 19. Tümen Komutanı olarak Conkbayırı ve Anafartalar’da dünya tarihini değiştirdi. Askerlerine "Size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum" dediğinde bu körü körüne bir hamaset değildi; zaman kazanmanın ve o tepenin kaybedilmesinin İstanbul’un düşmesi anlamına geleceğini bilen askeri bir matematiğin sonucuydu.
1 Nisan 1916 - Mirliva (Tümgeneral / Paşa) (Kafkas Cephesi): Ruslardan Muş ve Bitlis’i geri aldı. Resmen "Paşa" unvanını kazandı.
Suriye ve Filistin cephelerinde çöken Osmanlı ordusunu dağılmaktan kurtarıp geri çekerken, imparatorluğun bittiğini ve elde kalan "Türk omurgasını" korumak gerektiğini tamamen anlamıştı.

[Görsel: Ankara’da eski Meclis binasının önünde Mustafa Kemal Paşa.]
1919’da Samsun’a çıktığında cebinde parası, arkasında meşru bir ordusu yoktu; işgal edilmiş bir İstanbul, teslim olmuş bir padişah ve yüzyılların savaşlarından yorulmuş, sıtmalı fakir bir halk vardı. Nutuk’ta o günkü durumu anlatırken kelimeleri süslemez; halkın umutsuzluğunu ve isyanları net bir açıklıkla yazar.
Onu özgün kılan, bu korkunç tabloya rağmen "Ya istiklal ya ölüm" diyebilecek kadar büyük bir cesaret göstermesi, ancak bu cesareti bir kumar değil, meclis açarak, hukuk ve meşruiyetle vatanın geleceğini kurtarmasıdır.
8 Temmuz 1919 - Askerlikten İstifa (Sivil): Saray tarafından vatan mücadelesine girmesi engellenip görevden alınacağını anlayınca, çok sevdiği üniformasını çıkarıp sivil bir lider olarak Erzurum ve Sivas Kongrelerini topladı.
23 Nisan 1920 - TBMM'nin Açılışı: Ankara’da meclisi açarak kişisel bir mücadele değil, ulusal iradenin lideri olarak hareket etti ve düzenli orduyu sıfırdan kurdu.
5 Ağustos 1921 - Başkomutanlık: Kütahya-Eskişehir yenilgisinden sonra tüm sorumluluğu tek başına üstlendi. Cephede atından düşüp kaburgasını kırdı ama asla pes etmedi ve savaşı kazandı.
19 Eylül 1921 - Mareşal ve Gazi: Sakarya Meydan Muharebesi’nde askerlik literatürünü yıkarak, "Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır" emrini verdi. Bu zaferle birlikte meclis tarafından en yüksek askeri rütbeye Başkomutanlığa getirildi. Ne zaman savaşacağını (Büyük Taarruz) ve ne zaman barış yapacağını (Lozan) çok iyi biliyordu.

[Görsel: 1930’lu yıllarda bir okul tahtası önünde eğitim savaşını başlatan Başöğretmen Cumhurbaşkanı Atatürk.]
Savaş bittiğinde Mustafa Kemal için cehaletle, fakirlikle ettiği asıl zor mücadele başladı. Çünkü düşmanı yenmek, asırlık köhne fikirleri ve toplumsal alışkanlıkları yenmekten daha kolaydı. Radikal devrimleri arka arkaya yaparken en yakın silah arkadaşları (Rauf Orbay, Kazım Karabekir) bile ona sırt çevirdi, "Çok ileri gidiyorsun, yavaşla" dediler. Oysa o ikinci dünya savaşına kadar olan dünyanın suskunluk döneminde ne yapabilirsek kardır diyordu. İşte insan Mustafa Kemal’in en dramatik dönemi burasıdır: Zirvede bile bitmeyen vatan için mutlak mücade...
Smokini, şık giyimi ve zeybek oynamasıyla modern dünyanın önüne geçmek için çalışırken, aslında kimsenin bir şey vermediği ve her zaman bir şeyler aldığı fakir bir toplumu adeta çağdaş dünyanın ilerisine götürmeye çalışıyordu.
| Tarih | Devrim / Kanun | Amacı ve Realist Niteliği |
| 1 Kasım 1922 | Saltanatın Kaldırılması | Egemenliğin şahıstan alınıp millete verilmesi. |
| 29 Ekim 1923 | Cumhuriyetin İlanı | Devletin rejim sorununun kuvvetler ayrılığı ile net bir şekilde çözülmesi. |
| 3 Mart 1924 | Hilafetin Kaldırılması & Tevhid-i Tedrisat | Din ve devlet işlerinin ayrılması, eğitimin birleştirilmesi (Laiklik). |
| 25 Kasım 1925 | Şapka ve Kıyafet Kanunu | Toplumu ayrıştıran kıyafetlerle değil, toplumu birleştiren kıyafetlere geçiş. |
| 30 Kasım 1925 | Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması | Tarikatların toplum üzerindeki ayrıcalıklarına son verip sosyolojik baskısının kırılması. |
| 17 Şubat 1926 | Türk Medeni Kanunu’nun Kabulü | Kadın-erkek eşitliğinin hukuki güvenceye alınması, tüm vatandaşların eşit haklara kavuşması. |
| 1 Kasım 1928 | Yeni Türk Harflerinin Kabulü | Okuma-yazma oranını %4'den %90lara artırmak için Latin alfabesiyle Türkçe yazmaya geçiş (Başöğretmenlik). |
| 21 Juni 1934 | Soyadı Kanunu | Toplumsal kargaşayı önlemek ve unvanlara dayalı sınıf farklarını kaldırmak. |
| 5 Aralık 1934 | Kadınlara Seçme ve Seçilme Hakkı | Fransa ve İtalya gibi birçok Avrupa ülkesinden önce kadına siyasi bağımsızlığının verilmesi. |
Çankaya Sofrası: Onun sofrası alkol ve eğlence yeri değil; devlet işlerinin, tarih tezlerinin, dil teorilerinin sabahlara kadar tartışıldığı, fikirlerin çarpıştığı bir hükümet laboratuvarıydı. Bu sofralardan halkın hayatına temas edecek fikirler, çalışmalara dönüyordu. Bu sofralardaki çetin tartışmalardan bakanlar, milletvekilleri ve daha bir çok bürokrat çıkıyordu. Bu sofralar bir insan kaynağı fikir kaynağı arayışıydı.
Yıpratıcı Tempo: Günlerce kütüphanesinden çıkmaz, kahve ve sigara eşliğinde binlerce kitap okurdu. Günlerce yazarak okuyarak çalışmalar yapardı. Hayatı boyunca tespit edilen 3997 kitap bitirdi. Kendini değil tümüyle görevinin gereklerini düşünürdü.
Kararlılığı: İnandığı doğrular konusunda tavizsizdi, bu da gerektiğinde dostlarıyla arasının açılmasına yol açardı. Kararlarını duygusal olarak almazdı. Latife Hanım ile olan evliliği (1923-1925) bitmesi de onu üzmüş olsada verdiği kararı uyguladı.
Çocuk Sevgisi ve Yalnızlık: Kendi çocuğu yoktu ancak evlat edindiği çocuklarla (Ülkü, Sabiha, Afet...) bu çocuk sevgisini ve çocuklara davranışı örnek olarak göstermeye çalıştı. Kalabalıkların içinde ona vatanı için çalışacak insanlara ulaşmak için çalıştı.

[Görsel: Orijinal Nutuk ciltleri ve Mustafa Kemal Atatürk’ün kendi el yazısıyla aldığı kitap notları ile Geometri kitabının çizimleri.]
Atatürk'ün yazdığı Geometri Kitabı
Atatürk sadece emirler yağdıran bir komutan veya kararnameler imzalayan bir devlet başkanı değildi. O, cephede bile çadırında kitap okuyan, düşünen ve üreten sabırsız ve çalışkan bir aydındı. Hayatı boyunca kaleme aldığı, çevirdiği ve yayınladığı bir kaç kitap kronolojik ve tematik olarak şunlardır:
1. Nutuk (Söylev) - 1927: Onun en büyük ve evrensel eseridir. 1919’dan 1927’ye kadar olan askeri ve siyasi gelişmeleri, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini belgeleriyle anlatır. TBMM’de 6 günde 36 saatte okunan bu eser, bir kurucunun halkına ve tarihe hesap vermesidir.
2. Vatandaş İçin Medeni Bilgiler (1930): Cumhuriyet'in yeni nesillerine modern vatandaşlık hukukunu, demokrasiyi, laikliği ve devlet yapısını anlatmak için kızı Afet İnan adıyla yayınlattığı ancak büyük bir kısmını bizzat kendi kalemiyle yazdığı sosyopolitik kitaptır. İlerleyen yıllarda el yazısı belgeleriyle Atatürk'e ait olduğu kesinleşmiştir.
3. Atatürk’ün Hatıra Defterleri / Hatıralar: Karlsbad’da geçirdiği tedavi günlerini anlatan Karlsbad Hatıraları, Anafartalar cephesindeki askeri günlüğünü içeren Anafartalar Muharebatına Ait Hatıralar ve Arıburnu muharebelerini anlattığı Arıburnu Muharebeleri Raporu bu kapsamdadır.
Genç bir kurmay subayken dünyadaki askeri gelişmeleri takip etmiş, Alman askeri literatürünü Türkçeye kazandırırken kendi muharebe tecrübelerini de eklemiştir:
4. Takımın Muharebe Talimi (1908): Alman General Litzmann’ın eserinden Türk subaylarının eğitimi için yaptığı ilk askeri çeviridir.
5. Cumalı Ordugâhı - Süvari: Bölük, Alay, Liva Talim ve Manevraları (1909): Makedonya bölgesindeki Cumalı ordugâhında yapılan askeri tatbikatın gözlemlerini, sahadaki taktik hataları ve çözüm önerilerini içeren ilk özgün askeri kitabıdır.
6. Bölüğün Muharebe Talimi (1912): Yine General Litzmann’dan çevirdiği, bir bölüğün ateş gücü ve savaş sevk idaresini anlatan teknik bir eğitim kitabıdır.
7. Zabit ve Kumandan ile Hasbihal (1918): Yakın arkadaşı Nuri Conker’in "Zabit ve Kumandan" kitabına karşılık, cepheler arası boşlukta yazdığı muazzam edebi ve askeri eserdir. Ordudaki hiyerarşik tıkanıklıkları, subayların inisiyatif alma korkusunu ve sevk idare hatalarını sansürsüzce ve müthiş realist bir dille eleştirir.
8. Taktik Meselenin Çözümü ve Kış Geri Manevraları (1927): Cumhuriyet’in ilanından sonra, Türk ordusunun üst düzey komutanları için askeri strateji ve taktik problem çözme yeteneklerini geliştirmek amacıyla kaleme aldığı teknik bir kitaptır.
9. Geometri (1937): Hayatının son yılında, dille ve bilimle uğraştığı dönemde isimsiz olarak yazıp Milli Eğitim Bakanlığı vasıtasıyla okullara dağıttığı mucizevi eserdir. Arapça ve Farsça terimlerle (müselles, zaviye vb.) çocukların öğrenmesini neredeyse imkansız kılan geometriyi anlaşılır kılmak için bugün hala kullandığımız; boyut, uzay, yüzey, kare, üçgen, açı, teğet, dikey, yamuk, paralel gibi yaklaşık 129 Türkçe terimi bizzat kendi dehasıyla türetmiştir. Bir ülkenin kurucusunun, ölüm döşeğindeyken oturup ortaokul çocukları için geometri kitabı yazması, onun rasyonalizminin en özgün örneğidir.

[Görsel: Atatürk Savarona Yatı'nda, 14.06.1938 İstanbul]
1930'ların sonuna gelindiğinde vücudu, gençliğinden beri taşıdığı hastalıklar (böbrek rahatsızlıkları, sıtma), aşırı sigara ve dinlenmek bilmeyen çalışma temposu yüzünden iflas sinyalleri vermeye başladı. Siroz teşhisi konduğunda ölümle de realist bir şekilde yüzleşti.
Doktorların "mutlak yatak istirahatı" emirlerine rağmen, Hatay’ın Türkiye’ye katılması için Adana ve Mersin’e askeri teftişlere gitti. Ayakları şişmiş, acı içindeyken yabancı diplomatların önünde dakikalarca ayakta durarak "Ben daha ölmedim, ordumun başındayım" mesajı verdi. Bu bir intihar değil, devletinin çıkarları için kendi bedenini feda eden bir liderin son rasyonel hamlesiydi.
10 Kasım 1938’de Dolmabahçe Sarayı’nda hayata gözlerini yumduğunda, arkasında mucizelere inanmayan ama planlı çalışmanın, bilimin ve aklın gücüne inanan modern bir ulus bıraktı. O, donmuş bir dogma bırakmadı; en büyük mirası olarak entelektüel dürüstlüğe sahip şu zihniyeti bıraktı:
"Eğer bir gün benim sözlerim bilimle ters düşerse, bilimi seçin."
Mareşal Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK